25 Eylül 2014 Perşembe

8.bölüm tatlı yiyelim tatlı konuşalım

Evin tüm erkekleri yer sofrasına oturmuşlar, yemeğin gelmesini bekliyorlardı. Evin küçük oğlu on yedi yaşındaki Abdullah evde olmadığından sofra hizmetini Selim yapacaktı. Çok beklemeden yemekleri gelmişti. Selim elindeki büyükçe,bakır kasedeki tarhana çorbasını, sinin ortasına dikkatlice koydu. Ev sahibi Bekir Efendinin seslice '' Bismillahir Rahmanir Rahim''  demesiyle hepsi içinden besmele çekip, yemeğe başladılar. 
19.yy'la birlikte Osmanlı saraylarına ve elit kesimin evlerine Avrupa usulü sofra adabı girmiş olsa da, hala pekçok köklü aile gelenek ve Osmanlı'ya has kültürlerini sürdürmeye devam ediyorlardı. Yere serilen sofra bezinin üzerine konan kasnak ve onun da üzerine yerleştirilen sini. Büyükçe, bakır kasenin etrafına yerleştirilmiş, yemeğine göre değişen kaşıklar ve bunların yanına konulan, yağlı eli silmek için kullanılan, önceden sıcak, subunlu ve çiçek kokulu sularla yıkanmış, nemli mendiller ve çatal kullanmayıp sağ elin üç parmağıyla yemek yemek geleneklerinin bir kısmıydı.

Çorba bitince, Selim sofraya temizlenmiş balık,pilav, semizotlu salata ve ayva hoş-abını koydu. Yemeğin ortalarında Abdülhamid Efendi su rica edince, Talha hemen bardağa su koyup kayınbabasına uzattı. Abdülhamid '' Su gibi aziz ol evladım'' diyerek ona dua etti. O suyunu ''Bismillah'' diye içerken tüm sofra yemek yemeği kesmiş, onun suyunu bitirmesini bekliyorlardı. Bu su içmek isteyen veya sofradan kalkan kişinin hakkını gözetmek için uygulanan, doğal bir davranıştı.
Son olarakta pekmez helvası geldi sofraya. Tatlıyı yemeğe başlayınca her biri 'o' farklı tadı almış olsalar da hiç belli etmediler. Çünkü, Osmanlı'da sofralarda pek konuşulmaz ve yemeği beğenmeyen, sevmeyen biri varsa, bunu açıklamazdı. Bu sebeple bir kişi bile ''bu ekşi pekmezle yapılmış'' demeden tatlıyı usulca yediler. 
Mahmud tatlının tadını alınca, '' bunu Hatice'm yapmış, bana bir mesaj mı vermeye çalışıyor'' diyerek içinden, dudaklarına yansıyacak kadar güldü, fakat bu hareketi saniyeler kadar sürdü. Çünkü sofrada gülmek adaba aykırı olduğu gibi neden güldüğünü de açıklayamazdı zaten.
Herkes yemeğini bitirince, Bilal sofra duasını yapmaya başladı 
''اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِي أَطْعَمَنيِ هَذاَ وَرَزَقَنِيهِ مِنْ غَيْرِحَوْلٍ مِنيِّ وَلاَ قُوَّةٍ 
“Benden hiçbir hareket ve kuvvet harcamaksızın bana bu yemeği yediren ve beni onunla rızıklandıran Allah’a hamdolsun.”
amin deyip son lokmalarını yiyip sofradan kalktılar.



Hanımların yemek yediği odada ayrı bir hava vardı. Sofraya oturacakları sırada, habersiz bir misafir gelmişti. Saadet Hanımların İstanbul'dan misafirleri geldiğini duyunca, kızını da alıp oturmaya gelmişler fakat, yemek yiyeceklerini görünce sofraya oturmuşlardı. Saadet hanım böyle şeyleri hiç sorun etmez, her geleni 'başımızın üzerinde yeriniz var' düsturuyla ağırlardı. Ağır yemekler yenmiş, sıra tatlıya gelmişti. Helvayı kaşığından, ağzına götüren Saadet Hanım'ın bir anda yüzü kızardı. Gözlerini kızının üzerine dikti. Hatice kafasını kaldırıp, annesine bakamıyordu.  Tatlının tadındaki farklılığı fark etmişte olsa kimse sesini çıkarmadan yemeğe devam etti. Sadece küçük Rukiye biraz yüzünü asar gibi oldu fakat hemen annesi Gülpare'nin bakışlarına maruz kaldı. Yüzünü asmayı bırakıp, düzgünce yemeğe devam etti. 
Sofradaki herkes israfın haram ve devlet-i a'l-i Osmaniyye'nin pek çok yerinde bu nimete ihtiyaç duyanların olduğunu pek a'la biliyorlardı. Ekşi pekmez tadına aldırış etmeden tatlıyı da bitirip, sofra duasını yapıp kalktılar.

Yatsı ezanı yaklaşmış, erkekler abdestlerini tazeleyip yakınlardaki bir camiye, namaz için gitmişlerdi. Hanımlarda namazlarını evde kılmak için hazırlık yapıyorlardı. Saadet Hanım bu sırada kızı Hatice'yi yanına çağırıp, bir güzel payladı. 
'' Ah, güzel yavrum ne yaptın ? Misafirlerimize karşı çok mahçup olduk. Neden işini özenle yapmıyorsun. Tatlı ile ekşi pekmezi nasıl karıştırırsın ? Demezler mi 'bu nasıl genç hanım, evlenecek aklı bir karış havada'' diye. Daha özenli ve dikkatli olmalısın. Haydi, bizde namazlarımızı kılalım'' diye sözünü tamamladı.
Hatice, annesine hak veriyor, dalgın aklına çok daha fazla kızıyordu. '' Hay, benim şaşkın kafam. Öyle hülyalara dalarsan, olacağı buydu zaten. Rezil olmayayım diye hayal ederken daha beteri oldun. Kim bilir hakkımda ne düşündüler'' diye söyleniyordu.

Erkekler namazdan döndükten sonra, kahvelerini içip, sohbete başladılar. Mahmud'un aklında yazacağı mektup olduğundan izin alıp, odasına çekildi. Talha ile Selim, birbirleriyle çok iyi anlaşmış gündem ve siyasi konular hakkında tartışıyorlar, Bilal ise sakince onları dinliyordu. Bekir ve Abdülhamid efendi ise, Mahmud ve Hatice'nin düğün meselesini konuşuyorlardı.
Abdülhamid: '' Sevgili dünürüm, geliş sebebimizi tahmin etmişsinizdir. Niyetimiz, kızınız ve oğlumuzun düğün merasimlerini bir an evvel yapmaktır. Sizin de uygun göremenizle, Ramazan girmeden bu mübarek işi sonuca bağlıyalım derim. ''

Bekir: '' Haklısınız, lakin Ramazana bir buçuk hafta kaldı. Sizin akrabalarınız gelebilecekler mi? ''
Abdülhamid: '' Daha önceden kardeşim Emrullah ve yakın birkaç akrabam ile görüştüm. Tam tarih belirlediğimizde yola çıkacaklar.''
Bekir: '' Pek a'la. Nihakta keramet var derler. Düğün hazırlıklarına başlayalım. Haftaya perşembe düğünü yapalım nasipse.'' diyerek, hazırlıkların ayrıntılarını konuşmaya başladılar.

Mahmud odasında, pencere kenarındaki divana oturup, önüne yazı mazemelerini sermiş, mehtaplı gecede, karanlık denizi izlerken, içinden geçen herşeyi Haticesine yazmaya başlamıştı.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder